Suudi Arabistan Ve Selefi Söylem 2

Üçüncü Emirlik: Kuruluş ve Siyasi-entelektüel dönüşüm boyutları:
Arap ve Müslüman ülkeler, on dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başında, önemli politik değişimlere sahne oldu. Bu değişimler, sonraki dönemlerde siyasi haritanın şekillenmesinde büyük ölçüde etkili oldu. Osmanlı devletinin bünyesindeki aşınmalar ve onun parçalarını işgal etmek maksadıyla yapılan haçlı seferleri bu sürçte ortaya çıktı. Keza Batı’nın bu dönemde çağdaş ulus-devlet modelini yaygınlaştırma çabası da uygarlık ve medeniyet ile ilgili tecrübesini paylaşmaktan daha ziyade, dünya siyasi haritası üzerindeki hegemonya kurma konusunda kendisiyle ile rekabet edecek bir İslam medeniyet modelinin önüne geçmek içindi. Nitekim bu bağlamda Fransa ve İspanya, Batı Arap bölgesine (Kuzey Afrika), Britanya ise Arap Yarımadası’nın güneyi ve sularına, başka seferlerinde de Mısır’a doğru harekete geçtiler.
Ümmetin tarihindeki bu dönemde, başına gelen belanın büyüklüğünü göstermek için Mustafa Kâmil’in 1902’de el-Liva gazetesinde “İslam ve İngiltere” başlıklı yazısında söylediği bu cümleleri hatırlatmamız yeterli olacaktır:
“Acaba aklı başında herhangi bir kimse,
Mısır’ı hile ile işgal eden, Sudan’ı talan eden, Arap ulusunu Halifenin karşısında başkaldırmaya teşvik eden, Müslümanları ayrılık ve tefrikaya çağıran, fesat tohumlarını saçan, yüreklerindeki yiğitlik duygularını öldürmek için ülkelerine ecnebi çetelerini yerleştiren İngilizlerin, günün birinde Osmanlı devletine, İslam’a ve Müslümanlara dost olabileceğini düşünürümü? Genel manada Devletler, Özellikle de İngilizler, bir imtiyaz talep etmeden, bir madeni çıkarma yarışı olmadan, bir adayı ele geçirmeyi hedeflemeden veya bir plaj kiralamayı düşünmeden Türkiye’nin dostluğunu aramazlar.”[1] İşte Batı’nın, hedeflerine ulaşması için uyguladığı aldatmaca burada kendisini göstermektedir. Bunların arasında, İngiliz versiyonu veya ABD versiyonu gibi görünüm ve resim farklığı olabilir. Ancak bu, özü itibariyle İslam ve Müslümanlar üzerinde hükümranlık, nüfuz ve genişleme çerçevesinin dışına çıkmaz.
Şu da bir gerçektir ki o dönemde -Dr Mohammed Hüseyin’in de söylediği gibi- Arap ve Müslümanların psikolojisi genel manada Orta Çağ’daki Haçlı çatışmalarının hemen hemen bir uzantısı görüntüsü verecek derecede dini bir renk taşıyordu. Nitekim Avrupa ülkelerinin Müslüman halklar üzerindeki bariz emelleri, bu halkların Osmanlı hilafetinin bayrağı etrafında toplanmasında etkili olmuştur.[2]
Bu dönemde ve ikinci Suudi emirliğinin 1891’de yıkılmasından sonra, Suudi ailesi, Abdurrahman ve oğlu Abdülaziz vasıtasıyla tekrar yönetimi ele geçirmeye gayret sarf etti; başlangıçta Necd topraklarının tekrar Suudi yönetimine alınması üzerinde duruldu. Açıkça görülüyor ki, çeşitli seviyelerdeki siyasi hareketlenmelerin ana sebebi, Osmanlı modelinin maruz kaldığı zayıflama ve bölgedeki yeni siyasi aktörlerin ortaya çıkmasıdır. Bu durum, Suudi emirliklerinin tekrar geri getirilmesindeki siyasi hedefe ulaşmak için politik atmosferi değerlendirmeye teşvik etti. Suud ailesinin bu konudaki ana destekçileri, rahmetli iki önder Muhammed bin Suud ile Muhammed bin Abdulvahhab arasındaki tarihi anlaşma gereği, Necid’li Selefi davet âlimleriydi. Abdülaziz’in, Riyad şehrini tekrar ele geçirdikten sonra yaptığı en önemli iş Hail’deki Reşid ailesinin ve Hicaz’daki Şerif Hüseyin ailesinin emirliğini ortadan kaldırmasıydı.
Osmanlı devletinin zayıflaması sonra da Turancı hareketin eliyle yıkılmasının yanısıra Abdülaziz’in Türklere karşı İngilizlerle ittifak kuması onun, hedeflerini gerçekleştirmesine yardımcı olmuştu. Nitekim 1915’te İngilizlerle Katîf Antlaşması’nı imzaladı.
Bu antlaşmaya göre İngilizler Abdülaziz’in Necd ve bağlı bölgelerdeki hakimiyetini tanıyacak, buna mukabil Abdülaziz de Türklerin safına geçmeyecek, Türklerin müttefiki olan İbnürreşid ile savaşacak ve İngilizlerin yarımadadaki müttefiklerine dokumayacaktı.
‘Abdülaziz’in amacının açıkça krallık ve Sultanlık olduğu, sır değil. Nitekim Kral Abdülaziz’in yakın dostlarından biri olan Şeyh Hafız Vehbe şunları söylemiş:
“Prens Abdülaziz, Riyad’ın fethinden sonra, İbnürreşid’in Krallığını yıkıp, atalarının ve ecdadının krallığını geri almanın peşine düştü. Yirmi yıldan fazla bir süre boyunca Necd ileri gelenleri ve Türk rakiplerine karşı direniş ve mücadele verdi.”[3] Burada Kral Abdülaziz’in çizgisindeki siyasi hedefi net olarak görünmektedir. Nitekim en büyük hedefi yarımadadaki otoritesini tekrar elde edip ve sağlamlaştırmaktı. Bu bir anda ortaya çıkmış bir çizgi değildi. Bilakis daha önce bu durumu hazırlayan faktörler olmuştur. Buna eş zamanlı olarak da Şeyh Muhammed bin Abdülvehhap da dinin ikamesi için temel bir zaruret olarak gördüğü devleti kurmak istiyordu. Amacı din için devlet idi, devlet için din değildi. Ancak onun bu hedefleri hicri 1158 de Necid’de devletin kurulmasından sonra duraksamış oldu.[4] İşte Kral Abdülaziz’in Suudi emirliğini kurarken yaptığı faaliyet bu şekilde çerçevelenebilir. Fakat bu bağlamda şöyle bir soru akla gelmektedir: Kral Abdülaziz, politik hareketinin yol açacağı sonuçların farkında mıydı? Ve bunun Osmanlı örneğinde olduğu gibi, zayıf bir model olsa dahi Müslüman ümmetin birliğini korumayı emreden şer’i temel kurallarla ne kadar bağdaşmaktaydı? Yoksa onun siyasi hırsı ve politik çıkarları bu kurala ağır mı basıyordu? Hiç şüphe yok ki, bu sorunun doğru cevabını almak için elimizde o döneme ışık tutacak olaylar ve belgelerin olması gerekmektedir. Vakıa ortada bir kısım tarihi kayıtlarda geçen ve birçok yönden problemler barındıran tarihi olaylar vardır. Örneğin, 20 Kasım 1916’da Kuveyt’te yapılan toplantıda Abdülaziz bin Suud, yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:
“Türkler, başka halklara kötü muamele edip adil davranmadılar. Bundan dolayı da kendilerini diğer Müslümanlardan tamamen tecrit ettiler. Onlar, her zaman Arapları zayıflatma ve parçalamaya çalışırken, İngilizler Arapları toplamaya ve onların kalkınmasına yardımcı olmaya çalışıyorlar.”[5] İşte onun bu sözünün içeriği açıklamaya ihtiyaç bırakmamaktadır.
Bununla birlikte, bu eylemin neticelerine bakarak, ümmetin maruz kaldığı trajedinin boyutunu kavrayabiliriz. Nitekim Batının, Körfez yöneticilerine ve diğerlerine, Osmanlı İmparatorluğu’na başkaldırmak için uyguladığı siyasal aldatmacanın büyüklüğü nedeniyle, Uluslararası oyun, Müslüman zihniyetinin değişmesi ve siyasi haritaya yansımasında önemli derecede etkili olmuştur.
Bu bağlamda, Bernard Lewis şöyle diyor: “Arap ülkelerindeki batılılaşma, bölünme ve parçalanmalarına yol açmıştır. Bu siyasi parçalanmaya toplumsal ve kültürel parçalanma eşlik etmiştir. Gerçekten de bölgenin Batı’ya ilhakı, ancak sökülüp parçalanmasıyla mümkündü. Şayet dünyadaki herhangi bir politikacıdan Arap bölgesini Batı’ya ilhak etmesi istenseydi, Batı’nın seçtiği yöntemden başkasını seçemezdi. Batı’nın bu kavganın fitilini ateşlemedeki rolünü ihtimal dışı gören bir kimse ya aldatıcı ya da aldatılmış bir kişidir”.[6]
Burada araştırmacılar, bu ve benzeri tarihi dönemlere değinirken, Batı’nın Ümmete karşı davranışı ile ilgili tarihsel hafızayı tazelemeleri gerekmektedir. Zira Batı, Ümmeti bölüp parçalamak için türlü aldatmalara başvururken, İnsanları bir arada tutan Ümmet kavramını etkisiz hale getirme ve yok etmeye azami gayret sarf etmiş ve Ulus Devlet kavramını buna alternatif olarak sunmuştur. Bu kavram Ümmetin parçalanması ve bölünmesinin iyice yerleşmesi konusunda yardımcı faktör görevi yapmaktadır. Zira bu sadece coğrafi bağlamda bir çoğulculukla sınırlı kalmayıp ümmetin İslami bağlamına ters düşen ve fikir ambalajında sunulan farklı bakış açıları ve bağımlılığı arttıran modelleri de beraberinde getirmektedir. [7]
SELEFİ SÖYLEM VE SUUD AİLESİ: VE TEMELLERİ YERLEŞTİRME AŞAMALARI:
Kral Abdülaziz, Hicaz’ı ele geçirip Şerif’leri oradan kovmak suretiyle coğrafi boyutundan sonra dini sembolizmi de ele geçirmeyi başarmıştır. Abdülaziz ve oğulları, egemenliklerini pekiştirme konusunda büyük ölçüde dinî sembolü kullanmışlardır. Nitekim Allame İbn Haldun’un da ifade ettiği gibi Arap Yarım Adasındaki Araplar “Ya nübüvvet veya velayet veyahut da umumi olarak dinden gelen büyük bir tesir gibi dini bir renk olmadan saltanatı elde edemezler. Zira Araplar Sahip oldukları vahşilik karakteri sebebiyle, milletler arasında yekdiğerine en zor boyun eğen bir millettir. Bunun sebebi de katılıkları, kibirleri, sonu gelmeyen arzu sahibi olmaları ve yönetme konusunda rekabet etmeleridir. Ortada din olunca içeriden gelen bir motivasyon kaynağı olur, kibir ve rekabet bertaraf olur. Aralarında kendilerini Allah’ın emirlerine uymaya sevk eden ve kötü huylarını giderip iyi huylara yönlendiren ve hakkın ortaya çıkması için birlikteliklerini sağlayan bir Peygamber veya veli bulunursa ittifakları sağlanmış olur böylece galebe çalmaları ve saltanatı elde etmeleri gerçekleşmiş olur.”
Şayet Suudi yönetimini sarsan bir kısım tarihi dönemlerinde, din ulemasının açık bir şekilde yanında durup desteklemesini dikkate alacak olursak, ibn Haldun’un, tezini destekleyen bir tabloyla karşılaşmış olur ve yönetimlerin, otoritelerini sağlamlaştırmak ve siyası pozisyonlarının sarsıntıya uğramasını engelleme yöntemleri konusunda fikir edinmiş oluruz.
Bu bağlamdaki en önemli örnekleri şöyle sıralayabiliriz:
Bir: İbrahim Paşa’nın askerleri, Birinci Suudi devletinin son dönemlerinde Necid bölgesine saldırıp Selefi düşüncesinin ve takipçilerinin kökünü kazımaya kalkışınca, Necid bölgesinde yaşayan bedevi ve yerleşik halk, bu askerleri destekledi ve mücadelelerinde başarılı olmaları için yanlarında oldular. Bu esnada Şeyh Süleyman bin Abdullah bin Abdulvahhab “الدلائل في حكم موالاة أهل الإشراك” (şirk ehlini Desteklemenin Hükümleri) adında bir kitapçık yayımladı. Ayni minvalde Türk askerleri hicri 1253 senesinde Necid bölgesine saldırınca bir takım insanlar kendilerini destekledi ve Necid bölgesinin büyük bir bölümünü ele geçirdiler. Bu arada Şeyh Hamed bin Atik “سبيل النجاة والفكاك من موالاة المرتدين وأهل الإشراك”، (Mürted ve Şirk ehlinin yolundan kurtulmanın yolları) adında güçlü bir kitapçık kaleme aldı. İşte bu iki kitapçık o zamanda dini hükümlerin açıklanması yoluyla yönetimin ayakta kalmasına sebep olmuştur. Dahası bu tür dini fetvalar Suudi ailesinin içinde çıkan fitnelerin bertaraf olmasında da belirgin bir rol oynamıştır. Nitekim hicri 1282 yılında Faysal bin Turki vefat edip oğlu Abdullah yönetimi devralınca Abdullah ile kardeşi Suud arasında ihtilaf çıktı. Buna bağlı olarak savaşlar ve büyük fitneler meydana geldi. Bu arada Şeyh Abdullatif bin Abdurrahman bin Hasan elinden geldiği ölçüde bunları barıştırma, birliklerini sağlama, kan dökülmesini engelleme ve fitneyi bertaraf etme konusunda bariz bir rol oynadı. Bu onun bu amaçla kaleme aldığı risalesinde net bir şekilde görülmektedir.[8]
İki: İhvan-u Men Ataalllah (إخوان من أطاع الله) adındaki cemaat ile kral Abdülaziz arasında çıkan kriz; Şüphesiz Kral Abdülaziz, otoritesini pekiştirmek, yarımada kabilelerini birleştirmek ve her tarafında güvenliği sağlamak için girdiği savaşlarda bu dini ve askeri güçten istifade etmiştir. Bu Hareket de rolünü verimli, dürüst ve samimi bir şekilde oynamıştır. Ancak ne zaman ki bu cemaat çağın gerektirdiği değişimlere ayak uyduramayıp Kral Abdülaziz’in, yeni dönemin gereği olarak, gerçekleştirmek istediği çağdaş medeniyetin araç ve tekniklerinden istifade etme çabalarına ayak uyduramayınca, Kral Abdülaziz ile aralarında çatışma çıktı ve 1929 yılında Sebele’de çıkan savaşta bu hareket yenildi ve tamamen yok edildi.
İşte din ulemasının bu hareket karşısında Abdül Aziz’i desteklemede önemli bir rolü vardı. Bu durum, hareketin meşruiyetini sorgulamak için 1919’daki Riyad Konferansı’na katıldıklarında ortaya çıktı. Nitekim bu konferansta kıdemli Ulema komisyonu, bu hareketin aşırı bir hareket olduğu ve yanlış yolda olduklarına dair bir de fetva yayınladı.[9]
Üçüncüsü: Miladi 1979’da Hicri 1400 Muharrem ayının 1’inde Mekke’nin hareminde cereyan eden olaylar: Bu olaylar, Cühayman el-Uteybi tarafından kurulan Selefi grubu sonunu getirmişti.
Şüphesiz, bu olay, ülkedeki Selefi düşüncede büyük değişimlere yol açmıştır. Nitekim bundan dolayı Selefi söylem, Suudi hükümetini destekleyen resmi söylem ile yönetime muhalefet eden Selefi söylem şeklinde ikiye bölünmüştür. Bu olayın ayrıntılarına bakılmaksızın, ulemanın kraliyet ailesini desteklemede büyük rolleri olduğunu söyleyebiliriz. Bu tavır, Şeyh Abdülaziz Bin Baz’ın başkanlığındaki Kıdemli Ulema Heyeti’nin resmi bildirisinde net olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim bu Heyet yayınladığı bildiride cemaatin Devlet başkanına karşı başkaldırıda bulunduğunu ifade ederek diyor ki:
“Hicri 1400 yılı Safer ayının ilk yarısında, Riyad kentinde gerçekleşen on beşinci oturumunda, Kıdemli Âlimler Konseyi gündemine aldığı hususları görüşme bağlamında, şu kanaate varmıştır: Sapık ve saldırgan bir grup tarafından Mescid-i Haram’a düzenlenen saldırı hakkında bir açıklama yapma görevinin olduğunu düşünmüştür. Allah bu saldırıyı bertaraf etmeye kâfi gelmiş ve Allah’ın fazıl ve keremiyle yok edilmiştir.
Bu vesileyle Üst Düzey ulema Konseyi, bu saldırganların çirkin eylemini ve hain saldırganlığını kınıyor ve bu davranışlarıyla birçok cinayeti işlediklerini düşünüyor.
Bu cinayetlerin en önemlisi: Müslümanların imamına ve Ulu’l emre karşı ayaklanmalarıdır. Müslümanlar bu durumda imamlarının safında yer almakta ve yönetiminin altında istikrar, dayanışma, uyum ve sözbirliği etmiş durumdalar. Birçok dünya milletleri onların bu durumunu kıskanmaktadırlar. Bu cinayeti işleyenler Müslümanların imamına karşı çıkma ve verdikleri bey’atın sorumluluklarını hiçe saymışlar ve bu konuda Kitap ve Sünnet metinlerinin getirdiği müeyyideleri görmezden gelmişlerdir.[10]
Cüheyman olayının ortaya çıkardığı en dikkat çekici husus, egemen otoritenin, dini akımın bazı bileşenlerinin devlet şemsiyesinin dışına geçtiğini fark etmesidir.
Şüphesiz bu durum, gerek iki erk arasındaki ilişki bakımından gerekse siyasi sistemi toplumsal tabanı ile uyumu bakımından tehlikeli bir dönüşümü işaretlemektedir. Nitekim bu durum, dini söylemin temsilcilerinin kriz karşısında harekete geçmesini gerektirmiştir.
Ülkenin siyasi çizgisi:
İki veya daha fazla söylemle karşı karşıya:
Araştırmamızın bu ara başlığı Suudi Arabistan’ın özellikle 1991’deki ilk Körfez Savaşı olaylarından sonra, yapısındaki sorunu, entelektüel ve politik boyutlarıyla, gündeme getirmektedir.
Birinci Körfez savaşını, Selefi söylemdeki entelektüel değişimin ve egemen sistemle ilişkisinin değişmesi açısından tarihsel bir belirleyici olarak nitelememizin nedeni, bu olayın, egemen rejimin siyasi pozisyonları karşısında Selefi söylemin referans yapısını sarsan bir olay olmasıdır. Bu olay, ülkede artık Necid kaynaklı döşünce çerçevesinden daha geniş bir perspektiften alınan fikirlerin bir entelektüel yansımasıdır. Bu olayla ilgili problemin kaynağı, gerek yabancı güçlerin Arap yarımadasına konuşlandırılması gerekse diğer siyasi eylemlerinde karar yapıcılarının politik davranışlarını analiz etme ve yorumlamadaki okuma farklılıklarıdır.
İşte bu noktada Suudi Arabistan içinde selefi mantalitenin yeniden şekillenmesine yol açan öncüllerden bağımsız olarak olayın üzerinde durmak sağlıklı olmaz. Nitekim ülkede egemen olan Necid davet önderlerinin temsil ettiği düşünce sisteminin çerçevesi dışında üretilen entelektüel tezler ortaya çıkıyordu. Bu tezlerin ilim talebelerinin birçoğu üzerinde belirgin bir etkisi oluyor ve hem içeride hem de dışarıdaki boyutlarıyla bir toplumsal bilincin oluşmasına yardımcı oluyordu. Her ne kadar bu bilinç bu kesimlerde de ülkede egemen olan sistemin dışına çıkmalarına yol açacak seviyede olmasa bile, ancak bu, dini çevrenin bir kısım bileşenlerini geleneksel bağlamın dışına çıkmasına büyük ölçüde yardımcı olmuş ve bunları, olayları başka boyutları ile de kapsamlı okumaya yönlendirmiştir.
Bu bağlamda özellikle Müslüman Kardeşler cemaatinin belli başlı önderleri ve entelektüel tezleri yoluyla Suudi entelektüel yapısı üzerinde bıraktığı etkiye işaret etmeliyiz. Nitekim bu cemaatin Suudi toplumunun tüm bileşenleri üzerinde diğer her hangi cemaatlerden daha fazladır.
Kuşkusuz ülkenin özellikle de eğitim sisteminde yaşanan gelişmeler, başta Mısır ve Suriye olmak üzere değişik arap ülkelerinde büyük ilim ve fikir adamlarını çekmeye yardımcı olmuştur. Bunların başında: Muhammed Kutup, Menna’ el-Kattan, Seyid Sabık, Muhammed el-Gazali, Ali el-Tantavi, Abdül-Fettah Ebu Ğudde ve Abdürrahman Hasan Habenneke v.b. sayabiliriz.
İlim insanları ve düşünürlerden oluşan bu zatlar üniversitelerin ve enstitülerin eğitim metotlarını gözden geçirmede büyük ölçüde yardımcı oldu, bu da ilim talebelerine, ülkede hakim olan Necitli düşünce kalıplarıyla ulaşamayacakları farklı entelektüel ve ilmi ufuklara açılma imkanı doğurdu.[11]
Bu yapının içinden bir takım genç ilim adamlarının adları öne çıktı. Bunlar kullanabildikleri davet ve ilim platformlarını kullanarak geleneksel dini-şer’î çerçevenin dışındaki bağlamlarda Suudi toplumu için bir farkındalık haritası çizmeye çalıştılar. Bu yeni tip ilim adamları grubuna göre, siyasal otorite ile geleneksel din alimleri arasındaki ilişki, bu yeni bilim adamlarının nezdinde kabul edilmeyen pek çok politikanın geçmesine yol açan menfaat ilişkisidir. Bu ilişki süreci -bir araştırmacının dediği gibi- bu şeyhlerin son tahlilde devlet aygıtı içinde entegrasyonuna ve erimesine götüren bir süreçtir. Bu ilişki biçimi ise bazı toplum gruplarının, özellikle de yeni bilim elitlerinin gözünde sarsılabilir bir ilişkidir.[12] Bunun etkileri 1991’de Körfez olaylarından sonra ortaya çıkmıştır. Nitekim iki konuda Otorite alimleri ile genç alimler arasındaki dinî ihtilaf ortaya çıkmıştır:
Birincisi: Yabancı kuvvetlerin desteğini alma ile ilgili fetva ile ilgili dini görüşler.
İkincisi: Suudi Arabistan’da reform talepleri karşısında takınılan tavırlarda oldu. Nitekim bu talepler (مذكرة النصيحة) “Nasihat notları” adıyla yayınlanan bildirideki taleplerde daha da ete-kemiğe bürünmüştür.[13]
Bu çerçevede ifade edilebilecek en önemli husus: bu selefi model -başkalarının bunlara yakıştırdığı vasıf ve adlardan bağımsız olarak- Suudi Arabistan toplumu içindeki gençlerin ilgisini çekmeyi büyük ölçüde başarmış, şiddet içermeyen barışçıl muhalefet düşüncesinin temellerini atabilmiştir. Bu tip insanların elinde akıl ve duyguları etkileme araçlarının bulunması ve dünyanın farklı bölgelerindeki İslam alimlerinin ilim ve davet metotlarının meyvelerinden yararlanması işlerini kolaylaştırmıştır.
Bu etki mahalli çerçeve ile sınırlı kalmayarak ülke dışına da taşmıştır. Bu da onların etkisinin zaman ve mekân içinde sürmesine yol açmış ve halen de devam etmektedir.
Şayet egemen yönetim tarafından güçlü bir şekilde bir karşı koyma ile engellenmeseydi bu akım insanları kendi tarafına çekme konusunda ciddi bir varlık gösterecekti. Belki de Allah’ın bu konuda da bir planı vardır.
Bu olayların etkisi, Selefi ve Müslüman Kardeşler’den etkilenen bu öğrenci zümresi ile sınırlı kalmadı. aynı zamanda iki Selefi akımın ortaya çıkmasını -ama tersi yönde- tetikledi
Birinci Akım: gerek fikir gerekse metot bakımından bütün bileşenleriyle resmi selefi şemsiyenin altına girmişti. Ancak Körfez olayları sırasında barışçıl muhalefet fikirlerinin ve reform taleplerinin ortaya çıkmasından sonra, bu akım mevcut yöneticilerin savunucusu olarak ortaya çıkmakla toplumsal yapıyı koruma çağrısında bulunduğu zehabına kapılmıştı. Bu akım
Şeyh Muhammed Eman el-Cami’ye nispetle “el-Camiyye” hareketi adıyla veya Rabi’ bin Hadi El-Medhali’ye nisbeten “el-Medhali” hareketi olarak bilinmektedir.
Bu eğilim, Müslüman Kardeşler ve onun düşüncesinden etkilenen genç bilim adamlarının düşüncesinin yayılmasına neden olabilecek entelektüel ve metodolojik etkileri kırmak için güçlü bir şekilde kullanılmıştır.
Gerçekten de entelektüel bir şiddete başvurularak bu amaç doğrultusunda çok miktarda kitap ve reddiyeler yazıldı. Bunun yanında 20. Asrın 90 yıllarında bu genç alimlerin ileri gelenlerinin geniş bir şekilde tutuklanması da eklenince bu gençlerin sistemik etkileri daha da minimize edildi.
İkinci selefi Akım ise:
Yirminci yüzyılın ilk on yılında güçlü bir şekilde sahada yer alan Cihadist Selefi akımdır. Bu akım Sovyetler Birliği’ni Afganistan’dan çıkardıktan sonra oradan dönen gençler tarafından temsil edildi.
Bu eğilim aslında tüm bileşenlerinde Selefi hareketinin çocuklarıydı. Hatta -farklı amaçlarla da olsa- siyasi ve dini yetkililer tarafından desteklendi.
Ancak daha sonra siyasi otoritenin bu gruba uyguladığı şiddet onları şiddete başvurmaya zorlamıştır.
Bundan dolayı da bu akım dini metinleri yorumlamada ve pratiğe uygulamada aşırıya gitmiştir. Keza onların bu tutumları yerel bazda selefi hareketle de sınırlı kalmayarak İslam alemindeki bütün versiyonlarına da yansımıştır. Hatta bu tutumun etkileri selefi hareketi aşarak diğer İslami akımları da etkilemiştir. 11 Eylül 1991 olayları Batı’nın, başta Suudi selefi akımı olmak üzere, İslami hareketlere bakışında yeni bir evrenin temellerini attmıştır.
Nitekim selefi akımlara olan menfi bakış sadece şiddete başvuran kesimlerle sınırlı kalmayıp, bütün bileşenlerini kapsamıştır. Bunların ılımlı olması ve şiddetten uzak durması bile bunları terörist ve optimist yaftası yemekten kurtarmamıştır. Bu bakış açısı gerek Suudi Arabistan’da gerekse dışında birçok dini ve hayır faaliyetinin iptal edilmesine yol açmıştır.
İş bu seviyede de durmamış ve Arap Baharı’na karşı, devrimler meydana gelmiştir. Bu hamleyi yapanların ve yaptıranların maksadı ise değişimi ve zulme karşı özgürlük ve kurtuluşu isteyen her kesime karşı ister selefi ister başkası olsun mutlaka mücadele edip bastırmaktı.
Başka bir bağlamda, Suudi Arabistan İslami çerçevenin dışında farklı bir söylemle ortaya çıkan ve dışardan gelen liberal akımın ortaya çıkmasına tanıklık etti.
Bu eğilimin paydaşı, Osmanlı devletinin son dönemlerinde ve yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkmış ve Osmanlının yıkılışında da etkili olmuştu.
Suudi Arabistan bağlamında liberal ses ise, Ebu’l-Kasım Hac Hamed’in dediği gibi, geçen yüzyılın ellili ve altmışlı yıllarında iki defa ortaya çıkan hareketlere dayanmaktadır. Dolayısıyla bu iki hareketin birbiriyle ilişkisi yoktu. Ancak hedef ve gaye bakımından bir noktada buluşmaktaydılar. Nitekim ikisi de ülkede siyasi ve anayasal reform talep etmekteydi. Bunların ilki Prens Talal bin Abdul Aziz tarafından yönetilen, 1958 yılında Özgür Prensler Hareketi olarak biliniyordu…
İkincisi ise: “Genç Necid Tpoluluğu” dur. Bu topluluk yirminci asrın altmışlı yıllarında ülke dışında bulunan suudlu entelektüeller tarafından kurulmuştur.[14] Ancak liberal hareketin şahit olduğu değişim 1990’daki ilk Körfez krizi sonrasında oldu. Kriz bu trend için bir zemin hazırlamıştı.
Nitekim Genç alimler ile hükümet arsında çıkan ihtilaf ve yabancı güçlerin yarımadada bulunmasından sonra liberal akım bütün imkan ve araçlarını genel dengeleri sarsmak ve kendi liberal projesini 1990 yılında (العريضة المدنية) ”sivil dilekçe” adıyla hazırladığı taslakla öne sürdü.
Bu taslak siyasal, anayasal ve toplumsal alanda bir dizi reform taleplerini içermekteydi.[15] Daha sonra 2001’de 11 Eylül olayları, tüm dünyayı saran değişikliklere yol açan yeni bir başlangıç noktası olarak ortaya çıktı.
Bu aşamada İslam, kendisine muarız kültürel ve entelektüel iç güçlerin kuşatma ve baskısına maruz kalma sürecine girdi. İşte liberal akım söz konusu olaylardan azami ölçüde istifade etmeye çalıştı. Hatta bu işin ustaları bu olayların liberal projenin realize olma yolunda hız kazandığını ve gelecek dönemin bu projeye doğru geçişin yaşanacağı dönem olacağını düşündüler
Bu bağlamda, Türki el-Hamed’ın düşüncesine göre şu an yaşadığımız dönem artık geride kalmış dönem ile, gelmekte olan yeni bir dönem arası zorunlu bir geçiş dönemidir.[16]
Türk-i Hamed ve benzerlerinin müjdelediği şeyin zamanı gelmiştir Nitekim Kral Salman ve oğlu Muhammed’in yeni siyasi yönelimleri, liberallerin hedefleriyle uyuşmaktadır. Zira Selman ve oğlunun yeni dönemde en önemli icraatları ülkenin muhafazakâr bir toplumdan daha açık bir topluma doğru belirgin bir radikal dönüşümünü işaretleyen bir dizi kararları almalarıydı. Bunun için bir çok delil gösterilebilir. En önemlileri:
Bir: Tezahürlerine ve dini sınırlara uymasına bakılmaksızın, Suudilerin gelir kaynaklarını çeşitlendirmek ve onların dış turizme yaptığı harcamalarını iç pazara yönlendirmek maksadıyla kurulan “Eğlence kurumu”.
İki: Kızıldeniz turizm tesisinin kurulması.
Üç: kadınlara yönelik kısıtlamaların hafifletilmesi,[17]
Dört: Arap dünyasında İslami akımlara karşı mücadelede ABD politikaları ve yönelişleri ile mutlak uyum. Trump’ın Riyad ziyareti Körfez ve bölge bağlamında tehlikeli bir dönüm noktasıydı. Nitekim hemen sorasında Katar ile Körfez krizi patlak verdi.
Beş: Resmi çerçeve dışındaki alim, şeyh ve aydınlara uzanan büyük tutuklama dalgası. Hatta bu dalga bundan hemen sonra da yolsuzlukla mücadele adı altında prenslerin, eski bakanların ve iş adamlarının tutuklanmasıyla devam etti. Nitekim birçok kimse, İbn Selman’ın bütün otoriteyi elinde toplamak için, her türlü iç muhalefeti ortadan kaldırılmayı istediğini görüyor.
Kullandığı araçlardan ve verdiği görüntüden de anlaşıldığı gibi, Liberal akımın yapmaya çalıştığı en tehlikeli husus, kendisine Suudi toplumu içinde yeni bir halk zemini oluşturmaktır. Bununla da yönetimdeki iktidarla beraber, krallığın yeni yönelimlerini destekleme ve sağlamlaştırma halleri dışına dini söylemin etkilerini her iki zeminde de aşabileceği yeni bir dönemin temellerini atmayı hedeflemektedir.
Son olarak:
Suudi Arabistan’ın yaşadığı siyasi gelişmeler, bölgesel ve uluslararası boyutun etkileri ve Uluslararası aktörlerin dayatmaları, ülkenin, görünürde de olsa, üzerinde inşa edildiği temeller ve pratikte uzun zaman takip ettiği çizgisinden farklı bir yola yönlendirmektedir.
Kuruluş aşamasında birinci emirlik Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab’ın dini faaliyetlerini Himaye altına alabilecek ve dini hedeflerini gerçekleştirmesini teminat altına alabilecek bir siyası şemsiye olma temelleri üzerinde inşa edilmişken, İkinci ve üçüncü emirliklerin farklı boyutları vardı. Bu defa asıl maksat Suudilerin otoritesini yerleştirmek ve dini bir şemsiye ile sağlamlaştırmaktı. Bütün bu aşamalarda selefi söylemle temsil edilen dini söylem, din kisvesi altında siyasi otoriteye destek vermiş ve hem içeride hem dışarıda içine düştüğü krizlerde daima desteklemiştir.
Ancak bizzat Selefi söylemin siyasi otorite tarafından hedef alınması, kuşkusuz Suudi siyaset sahnesinde bu söylemi ya tamamen ortadan kaldıracak veya âtıl bırakabilecek büyük bir dünmüşüm sayılmaktadır.
Son olarak Araştırmamız Suudi Arabistan’daki siyasi sahnenin-zannımızca- daha iyi ve doğru bir şekilde ele alınması çerçevesinde bir dizi konu ve sorunları gündeme getirmektedir. Buradan amaçlanan husus pozisyonu iyi kavrama ve sağlam bir şekilde tanımlamanın önemine dikkat çekmektir. Hedefimiz araştırmanın içerdiği uyarı ve bilinçlendirme mesajlarını ümmete ve özellikle de ümmetin Suudi bölgesindeki parçasına iletmektir.
Bu hususlar:
1- Suudi Arabistan’daki siyasal sahne, mevcut etkin kişilikleriyle, büyük ölçüde siyasi bir istibdadın (tiranlık) karakterlerini yansıtmaktadır. Abdurrahman el-Kevakibi yaklaşık bir asır evvel istibdat olgusunu tanımlarken hakikat sınırlarını aşmamıştır. Nitekim Suudi Arabistan’ın mevcut durumu onun kitabında bahsettiği modellerin bariz örneklerinden biridir. Bunu ispatlamak için isterseniz ifadelerini burada paylaşalım. El-Kevakibi şöyle diyor:
“İstibdadın Şeytan’ın şerrinden Allah’a sığınmayı gerektiren en kötü aşaması, tahtın varisi, ordunun komutanı ve dini otoriteyi elinde tutan mutlak bireyin otoritesidir.[18]
El-Kevakibi’nin bu ifadelerini, hatta bütün kitabını okuduğunuzda -Dr Seyf Abdulfettah’ın ifadesiyle- onun günümüz Arap yöneticileri hakkında konuştuğu hissine kapılırsınız.
“Müstebit (tiran), Hak ve hürriyet düşmanıdır. Karşısında sağlam bir engelle karşılaşmadığı sürece sınırlarını aşar. İnsanların işlerine onların iradesiyle değil de kendi iradesiyle müdahale eder. Onlara kanun ve kurallara göre değil de kendi heveslerine göre davranır. Milyonların ağzını topuklarıyla tıkar ve onların özgürlükten bahsetmesini ve talepte bulunmasını engeller”.[19]
Tiranlık, sonuçları itibariyle insanların potansiyellerini âtıl bırakır, motivasyon ve ideallerini katleder ve ülkeyi evlatlarının hizmetlerinden mahrum eder. Dolayısıyla yönetici ve yönetilenler arasında yabancılaşma yaygınlaşır. Bunu da tasfiyeler baskılar ve sınırlamalar takip eder. En iyimser ihtimalle de vatandan ayrılmalar olur.[20] Bundan dolayı da istibdat zamanlarında insanlara seyahat yasakları getirilir. Yasaklı listeleri çıkarılır ve tiranın hedeflerine hizmet edenler dışında her türlü faaliyet yasaklanır.
2- Suudi Arabistan’ın evlatlarının, mevcut durum karşısında evvela durumun farkında olup ilk şoku atlatmaları ve maruz kaldıkları fitnenin zorluklarına karşı sabretmeleri gerekmektedir. Nitekim bu durumu yaşayanların, ona, şiddet ortamında karşı koymaya güçleri yetmez. Yapılması gereken şey Müslüman ve istikamet çizgisinde olan entelektüel seçkinlerin imkanları nispetinde bilinçlendirme araçlarını kullanmalarıdır.
Bu bağlamda kullanabilecekleri araçlar:
– Farklı boyutlarıyla entelektüel ve metodolojik bilinçlendirme dinamiklerine bağlı kalarak, Metodoloji ve onun sağlam değerleri ile pratik hayata olan yansımaları arasında ayırım yapmak zorunludur. Zira Allah tarafından korunan bir vahiy olan din ile doğru-yanlış arası ve pratik hayattan etkilenerek dini anlamaya çabalayan beşerî okumaları birbirinden ayırmak lazımdır. İşet bu vizyonla, ümmetin aklına bir şekilde egemen olan “Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum.”[21] sözleriyle formüle edilen ruhbanca düşünceyi, politik ve dini çerçeveleriyle ortadan kaldırabiliriz.
– Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab’ın başlattığı harekette temsil edilen Selefi tecrübeyi ve siyasi boyutun üç aşamasına yansımaları araştırılmalıdır. Bu çalışmamız bir değerlendirme çerçevesinde, fikirlerin pratik hayatla birleşmesi durumunda isabetlilik derecesini ölçme noktası üzerinde durmaktadır. Bu bağlamda, zamansal etkenlerin selefi davet düşüncesi üzerindeki etkilerinin izlenmesinin önemine dikkat çekmenin yanında bu düşüncenin, çağdaş pozisyon ışığında dinamikleri ve bileşenlerinin analizi yapılmaktadır. Ancak bu yolla bir yandan İslami düşünceye egemen olan tarihsel tekrarlama metodolojisinin Üstesinden gelebileceğiz. Diğer yandan da Necid ekolüne birçok tarihsel aşamalarında hâkim olan simülasyon Metodolojisini aşabiliriz. Keza bu yöntem siyasi ve dini söylem bağlamında kendisini söz söyleme ve eylemde bulunma hakkına sahip gören bütün “hale”lerin etkisini ortadan kaldıracaktır.
– Sünni çerçeve içindeki düşünce okulları arasında bulunan entelektüel ve metodolojik geçişkenlik değerlendirmelidir. Yirminci yüzyılın ortalarından beri ülke bu geçişkenliği yaşamıştır. Bu geçişkenlik Selefi düşüncenin çeşitli olgulara karşı esneklik ve genişlik faktörleriyle aşılanmasına yardımcı olmuştur. Bu da, düşüncenin bütün meyvelerini şeriatın kuralları ve ilkelerini çiğnemeden, zamanının gerekleriyle çerçevelendirmeyi gerektirmektedir.
3- Selefi söylemin sahiplerinin, geniş toplumsal çerçevede, otoritenin zulmüyle mücadele etmeleri, -Kevakibi’nin ifadesi ile- onun, baskı araçlarını ve düzenli orduları kullanarak, toplumun bileşenlerine keyfi muamelede bulunmasına karşı koyabilmeleri için, İslami düşüncenin dışına çıkmış olsalar bile, Suudi toplumunda etkili olan bütün fikir çevreleriyle, toplumsal bütünlüğü korudukları sürece, yakınlaşmalı kucaklaşmalı ve onlarla arasında köprüler kurmalıdırlar.
[1] Bakınız: Dr. Hatem el-Matiri, Abîd Blia Ağlal (Kelepçesiz Köleler) s. 79. Bu kitap, “El-Hurriyye ve Ezmet’ul-Huviyye Fi’l-Halic ve2l-cezireti’l-Arabyye” (Özgürlük ve Körfez ve Arap Yarımadasında Kimlik Krizi) adlı kitabın muhtasarının elektronik versiyonudur,
[2] Dr. Muhammed Muhammed Hüseyin, (الاتجاهات الوطنية في الأدب المعاصر) Çağdaş Edebiyatta Milli Eğilimler, Kahire, Mektebetul Adab, tarih yok, cilt: 1 sayfa: 2.
[3] Hafız Vehbe, Ceziretül Arab fil Karnil İşrin (Yirminci Yüzyılda Arap Yarımadası), Daru’l-Afakil Arabiyyeh, 3 baskı, Hicri 1375, s. 318.
[4] Hatem el-Mutairi, el-Hürriyye ev et-Tufan (Özgürlük veya tsunami), Elektronik versiyonu, s. 252.
[5] Hafız Vehbe, a.g. e. s 251.
[6] Dr. Seyfeddin Abdul Fettah, İç siyasi zorluklara atfen İslam dünyasındaki siyasi ve kültürel güçlükler, Merkezu’l Hadare Li’d-Dirasat’is-Siyasiye tarafından yayınlanan bir araştırma, s. 16; Muhammed Said Ramazan Al-Buti, el-Cihadu fil İslam Keyfe Nefhemuhu ve Keyfe Numarisuhu (İslam’da Cihad: Nasıl anlamalı? Ve nasıl uygulamalıyız?), Dimaşk, Dar el-Fikr, 1. baskı, Hicri 1414/ 1993, s 174 Bernard Lewis’in: (Orta doğu ve batı) kitabından naklen.
[7] Dr. Seyfeddin Abdul Fettah, el-Meşruul İslami Litteğeyyür: Sire ve Mesire (İslam Medeniyeti Değişim Projesi), Kahire, Dar el-Beşir, 2014, s. 34.
[8] Dr. Abdul Aziz bin Muhammed Al Abdullatif, selefi Bilim adamlarının Necid bögesinde çıkan olaylara yönelik çabaları, El-Bayan Dergisi, Rebiulevvel 1422/ Haziran 2001, sayı: 163, s.8
[9] Kral Abdülaziz Al Suud döneminde “İhvan” hareketi (1910 – 1930), Prens Khalid bin Sultan bin Abdul Aziz’in yönettiği ”Mukatil Minessahra” Ansiklopedisinin Web sitesinde yayınlanan bir araştırma yazısı. https://goo.gl/5pXFrk.
[10] Hadis’ulmescidil-Haram Ve Emr’l-Mehdi El-MUntazar, el-Buhus’ul-İslamiyye dergisi, Riyad, Bilimsel araştırmalar ve Fetva Başkanlığı, Muharrem/Cumadassani 1400H, c:5, s: 309.
[11] Stephan Lacroix, Uyanış Zamanı: Suudi Arabistan’da Çağdaş İslami Hareketler, tercüme: Abdül-Hak Zemuri, Beyrut, Arap Araştırma ve Yayıncılık Şirketi, 1, 2012, s.
[12] Muhammed Bin Sunitan, (النخب السعودية دراسة في التحولات والإخفاقات) Suudi Elitler: Dönüşüm ve Başarısızlıklar hakkında bir Çalışma, Beyrut, Arap Birliği Araştırmaları Merkezi, 2. Baskı, 2005, s. 111
[13] Bkz: Ahmed Adnan, ( السَّجين 32، أحلامُ محمد سعيد طيب وهزائمُه) 3. Mahkum, Muhammed Said Tayyib’in hayalleri ve yenilgileri, Kazablanka / Beyrut, Arap Kültür Merkezi, 1, 2011, s. 265
[14] Muhammed Abu el-kasım Hac Hamed, Suudi Arabistan Krallığı’nda Siyasi Çatışmaların şekil, İçerik ve gelişimi, 1923 -2003, ikinci bölüm, kendi Facebook sayfasında yayınlanan araştırma: https://goo.gl/uJegK2K.
[15] Ahmed Adnan, age s. 255.
[16] Velid Bin Salih el-Rumeyzan, Suudi Arabistan ve Körfezde Liberalizm Tanımlayıcı ve eleştrel Bir Araştırma, Beyrut, Revafid Matbaacılık, 1. baskı. 1430 h / 2009m, s. 87.
[17] Laikliğe Doğru Suudi Arabistan: İbn Salman Emri bil-ma’ruf ve’n-Nehy-i ani’l Münker’e çullaniyor, Nun Post: https://goo.gl/McSwUS, 24/9/2017.
[18] Abdürrahman el-Kevakibi, Tabaiu’l-İstibdad Ve Mesariu’l-İsti’bad, Beyrut, Dar’un-Nefais, 3. Baskı, 1427H/2006 M, s. 38.
[19] Dr. Seyf Abdulfettah’ın, el-Kevakibi’nin Tabaiul-istibdad adlı kitabına yazdığı önsözden. Kahire, Dar’ul-Beşir Lissekafeti ve’l-Ulum, s.9.
[20] Bkz. Dr Es’ad es-sehmerani’nin Tabaiu’l-istibdad kitabına yazdığı önsöz, Daru’n-Nefais baskısı, a.g.e. s.17.
[21] MU’MİN Suresi 29. ayet


