KavramlarYayınlar

TÜRKİYE ÖRNEĞİ. .Zemin (Mekân), Konum (el-Mekaneh) ve Sağlam Zemine basma (Temkin): Bir Görüş

Mekân faktörleri, imkân haritaları ve sağlam zemine basma yolunda konum inşa etme çabaları… Bunlar çok boyutu ve açısı bulunan stratejik unsurlar olabilecek hususlardır… Hal-i hazırdaki durum ile olayların varacağı noktayı, yani mevcut realite ile geleceğin haritalarını anlamak ve çizmek için farklı anlama düzeyleri içinde kafa yorarken bu anlayış düzeylerinin geçişkenliği, hayararşisi ve öncelik sıraları dikkate alınmalıdır.

Türkiye Örneğinde Gri Hipotez:

Gayet açıktır ki, Türkiye, tarihi ve coğrafyası ile öyle bir özel duruma sahiptir ki, onunla ilgli olarak keskin tutumlar veya değişim ve dönüşüme kapalı sabit politikalara takılıp kalamayız. Dolayısıyla Türkiye’nin bu durumuna, konum, hafıza ve hareket bakımından gri hipotezin egemen olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Bu hipotez, içinde karmaşık Türkiye örneğinin somutlaştığı üç boytlu bir vizyondan/bakıştan oluşmaktadır. Bu bakış, bu örneği kuşatan ve çağdaş Türkiye deneyimini yorumlamamıza yardımcı olan değişim ve dönüşümleri anlamamıza imkân sağlamaktadır.

Bu hipotezin ilk boyutuna egemen olan şey coğrafyadır:

Türkiye, ikinci başkenti İstanbul ile eşsiz bir durum/örnek sergilemektedir. İstanbul, bulundğu alan itibariyle, bir kısmı Asya diğer kısmı ise Avrupa’da yer almaktadır. Bu durum, büyük ölçüde, iktirdara gelen hükumatlerin eğilimlerine göre, doğu ve batı arasında yaşadığı gelgitleri açıklamaktadır. Nitekim bir hükumet gelir, keskin bir politka izler ve yüzünü Batı’ya çevirir, buna mukabil başka bir hükumet gelir bu defa tek taraflı bir politika izler ve Doğu’ya yönelir.

Aslında, coğrafya bu jeopolitik gerçekliği teyit etmektedir. Bu kapsayıcı vizyon Avrupa ve Asya arasında coğrafi bir birleşmeyi simgeleyen İstanbul’da somutlaşmaktadır.  Bu da, Batı’ya veya Doğu’ya ikili, eşleştirilmiş ve belki de dengeli bir yönelişin zorunluluğunu ifade eden temel bir veri sunmaktadır.

Acaba, Doğu ve Batı yönündeki eğilimlerin birleşeceği gerçek bir Türkiye politikası olabilir mi? Zor soru bu. Bu ikilemin aynı zamanda içinde cevabı saklaması önemlidir. Çünkü Türkiye, Avrupa ve Batı’ya sırtını çeviremeyeceği gibi, Doğu’daki derinliğini de kaybedemez. Türkiye’nin, bir akdeniz ve ortadoğu ülkesi olması cihetiyle, bu coğrafi konumunu ve jeo-politik verisini dikkate alması gerekmektedir. Bu coğrafi konum hem siyasi hem de ekonomik ilişkiler ve genişleme bakımından aktif ve hayati çevreler içinde hareket etmesine imkân sağlamaktadır. Nitekim öyle geniş ekonomik ilişkiler kurabilir ki, Afrika’nın kalbine kadar uzunca yol alabilecek, derinlemisine gittiğinde ise Asya Kıtasının uçlarına kadar varabilecek, Avrupa ile ilişkilerine ümitle bakabilecektir. Hatta Avrupa Birliği’ne girmek, Türk dış politikasının değişmez taleplerinden biri haline gelmiştir.

Erdoğanın mevcut hükümeti ve başkanlığı, coğrafi pencerenin temsil ettiği stratejik derinlik, kökleri İslam medeniyet birikimi ve Osmanlı dönemine dayanan medeniyet derinliği, karşılıklı fayda ve menfaatler esasına dayanan ekonomik derinlik olarak adlandırılabilecek bir çerçeve içinde coğrafya dersini anlamaya ve kavramaya çalışmaktadır. Coğrafya, kendi verileri ile dengeli bir politika haritası oluşturulmasına katkı sağlayabilir. Bu nitelikteki bir politakayı, ne Batı’ya ait olmak ve Batı kültürünün kalbine yerleşmek isteyip onun bir parçası olmayı; onunla özdeşleşmeyi, Türkiye’nin bütün problemlerine şifa olacak politikaları batıya yönelerek oluşturmayı savunan, kendileri için Avrupayı pusula ve kıble edinmekten başka bir yol olmadığını düşünenler sağlayabilir; ne de bu düşüncenin tam tersi istikamette batıya sırtını dönüp doğu politikası gütmeye çalışanlar gerçekleştirebilir. Dolayısıyla Türkiye, ne içinde yaşadığı Batı coğrafyasını ne de Doğu coğrafyasını göz ardı edemez. İşte bu nedenle stratejik, coğrafi ve ekonomik olarak bu karmaşık derinliği idrak etmiş, hem doğuya hem batıya hatta güneye yönelen bir politikanın önemi ön plana çıkmıştır. Böyle bir politika, coğrafi olarak daha yakın, ilişki bakımından daha sağlam, toprak bakımından yatırım ve ticarete elverişli ve Türkiye’nin stratejik, güvenlik ve ekonomik menfaatlerini sağlayacak etkin bir alan olması bakımından birçok devletin ihmal ettiği Afrika pazarlarına açılmayı sağlayacaktır. (Erdoğan’ın Afrika’ya yaptığı son ziyareti hatırlayın).

Gri teorinin/hipotezin ikinci boyutu ise tarihin merkezinde yer almaktadır. Yani Osmanlı İmparatorluğunun temsil ettiği imparatorluk uzantısı ile Türk milliyetçiliğinin anlamını gerçekleştirme peşinde olan Atatürkçülük çerçevesinde Türk milliyetçiliği ve çekirdek Türkiye’yi koruma arasında yer almaktadır. Bu durum hâlâ Türk stratejik tercihleri üzerinde etkinliğini sürdürmektedir. Bu durum bazılarını Neo Osmanlıcılıktan, kimilerini de köklü Türk milliyetçiliğinden dem vurmaya itmiştir. Türkiye’nin seçenekleri, bu iki unsurun etkin bileşimi yoluyla başka bir dengenin kurulması varsayımı çerçevesinde bulunmaktadır. Yani ilgi alanı bakımından imparatorluk uzantısı ile, Türk milletinin dayanması gereken çelik çekirdek olan Türk milliyetçiliği arasında bir denge oluşturma varsayımı…

Özellikle Türk medeniyet hafızasının merkezinde Osmanlı tarihi ile övünmenin yanında Türk milliyetçiliği ile övünme meselesini, bahsettiğimiz coğrafi faktörlerle birlikte dikkate aldığımızda bu hususların içiçe olduğunu görmekteyiz.

Bu vizyon, mevcut sınırları aşan bir hareket alanı ile Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde içine kapanma arasında iç içe geçmiş gözükmektedir. 

Öyle görünüyor ki, Türkiye’nin, bir taraftan, konumlandığı coğrafyası gereği tarihsel manada bölgesel dış politikasının nerelere uzanacağı ve nerelerle ilgileneceği hesaplanırken; diğer taraftan korunması gereken bir sıçrama rampası olan Türkiye Cümhuriyeti’nin gücünün sınırlarının belirlenmesi için bir polikanın belirlenmesi gerekmektedir.

Bu denge, bazılarının hoşuna giden Erdoğan’ı sultana; bazen de Halife’ye benzeten Osmanlı Hilafeti veya Osmanlı Saltanatı söylemlerini gündeme getiriyor. Ancak bunlar, kapsayıcı, sınırlı ve tek boyutlu vizyonların dayandığı çelişkiyi reddeden vizyonun veri ve gereksinimlerini hesaba katmadan bu marjinal sınıflandırmalara dalıyorlar. Osmanlı deneyimi, Türk stratejisini farklı boyutları birleştirmeye ve kapsamlı olmaya itmiştir. Zira eğer engin bir ufuk sunuyorsa iki hususu birleştirmek daha evladır. Mevcut Türkiye örneğine, Türkiye’nin izole edilemeyeceği ve ilgi alanları konusunda Türkiye sınırları içine geri çekilemeyeceği görüşü hâkimdir.

Coğrafya ve tarih, fazla zahmet çektirmeden, konum, politika ve stratejileri oluşturan bu dersleri ve verileri öğretir. Bu nedenle, bu iki unsurun bir araya getirilmesi meselesi, hem ilgi alanları geniş hem de çelik çekirdeği oluşturan Türkiye Cumhuriyeti atlama tahtasına dayanan stratejiyi inşa etme ile ilgili her şeyi değerlendirerek bir araya getirme imkânlarını barındıran ve anlayan uygun ve elverişli bir durumdur.. Atatürk’ün projesi de bu çekirdeğe   vurgu yapmıştır.  Ancak bu değerlendirme, hala hesaba katılması gereken pek çok sıkıntıyı barındırmaktadır. Bu sıkıntılar hala avrupalılarda Türkiye’ye bakışlarında etkisini sürdüren Osmanlı takıntısı ile ilgili meselelerdir. Hatta Avrupa Birliği sisteminde öteden beri Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’in tekrar ettiği söyleme dayanarak bir “Hıristiyan kulübü” olması itibariyle Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini reddedenler bulunmaktadır. Türkiye’nin kendini AB’den izole etmesi mümkün olmadığı gibi hareket ederken sırtını sadece imparatorluk tarihine de dayayamaz. Fakat imparatorluk tarihini, dengeli bir hareket ve aksiyona dönüştürebilir. Şunu vurgulayabiliriz ki, Tükiyenin medeniyetsel, stratejik, kültürel ve ekonomik bakımdan kompleks derinliğinde hareket edeceği çıkış notası, güçlü bir konuma sahip olan türkiye cümhuriyetidir.

Üçüncü boyut ise, başka bir hipoteze dayanmaktadır.  Bu hipotez, fikri ve dini boyutta kültür ve medeniyet ile ilgilidir.  Bu da İslami karakter ve kimlik ile Kemalist, Atatürkçü ve laik deneyimi ile ilgilidir. Ki Bunlardan biri ile yetinip diğerini bırakmak veya ikisi arasında çatışma meydana getirmek, Türk deneyiminden ve statü inşa etme imkân ve kabiliyetinden ödün vermektir. Nitekim Laiklik deneyimi, Türk İslami kimlik ve hafızasını dışlayamamış,  bilakis bu kimlik ve hafıza birazcık nefes almaya başlayınca aktif ve etkin bir şekilde geri dönmüş ve Türkiye silinmeyen veya silinemeyen İslami yüzüne tekrar kavuşmuştur.

Ancak, bu, Türkiye’deki Kemalist deneyimle irtibatlı laik deneyimi yok saymak anlamına gelmez, aksine bu ikisi arasında diyalektik ve nevi şahsına münhasır bir bilikteliği ifade edebilir. İşte bu durum Erdoğan ve partisini bu laiklik deneyimini gözardı etmemeye itmiş ve “müspet laiklik” şeklinde formüle edilen bir çerçevede rasyonelleştirmeye çalışmışlardır. Bu iki farklı deneyimde, İslami kimlik ile Kemalist laiklik deneyimi arasındaki diyalektik gözükmektedir. Belki de Erdoğan ve arkadaşlarını, laiklik veya islami kimliği dışlamayan bir vizyon çerçevesinde iki deneyimi birleştirmeye sevk eden etken de budur.

Üç boyutlu bu gri hipotez, AK Parti, müttefikleri, liberal ve milliyetçi veya İslami kimlik ile müspet laikliği birleştiren eğilimlerden süzülen farklı yönelişlerin eşsiz idraki ile birlikte çatışmaya neden olan ikilimleri iyi değerlenidirerek farklı ikilemleri içinde bu üç boyutu birleştiren bir çerçevede aynı çatı altında yaşayabilecek ikilemlere ve Türk deneyimini zenginleştirecek kompleks bir çeşitlilik örneğine dönüştürme yolunu seçmeye yönlendirmiştir.

Türkiye ve Orta Doğu:

Stratejik ve Geleceğe yönelik Vizyon:

Türkiye ve Asrın Anlaşması

Bu bağlamda Türk devleti, stratejik derinlik sahibi devletlerin en önemlilerinden birini teşkil etmektedir. Tarihi ve coğrafi konumu, bir yandan bu devletin kültürel belleğinden yararlanmayı; diğer yandan da stratejik coğrafyasını güvenceye almak için imkânlarını geliştirme üzerinde kafa yormayı gerektirmektedir.

Türkiye örneği bu bağlamda, Asya ve Avrupa coğrafyasında varlığını ifade eden dayanaklarda eşsiz ve seçkin bir durum sunduğu gibi bölgesel ve uluslararası ilişkiler alanı oluşturan çok önemli kapı ve sınırları da denetlemektedir. Bu durum, “yüzyılın anlaşması” olarak anlandırılabilecek ve gerçekte yeni kural ve ittifaklara göre bölgenin çözümlenip yeniden dizayn edilmesini öngören çok önemli bir projeye meşruiyet katmakta, hatta en önemli gerkçelerinden birini teşkil etmektedir. Bu kural ve ittifaklar aynı zamanda bölgenin tanıklık ettiği büyük değişim süreci ve verileriyle uyuşmaktadır. Bu değişim süreci, gerçekte hiçbir şekilde ihmal ve gözardı edilemeyecek veya es geçilemeyecek stratejisik değişim ve dönüşümlerdir. Çünkü bunlar gelecek planlaması ve büyük hedef ve gayeleri gerçekleştirecek büyük bir strateji dâhilinde mevcut politikaların formülasyonu ile ilgili öncüller konusuna katkı sunacak stratejik verilerdir. 

Birçok hükümet ve müttefik rejimlerin bahsettiği Yüzyılın Anlaşması kitabının bölümleri, söz konusu değişim ve dönüşüm sürecinin bazı bölümlerini yazmaya ve bazı bölümlerini de dayatmaya çalışmaktadır. Ne üzücüdür ki bu proje içindeki bazı devletler, “2. Sykes Pico” olarak adlandırılan düşünceler çerçevesinde bölgenin bölünüp parçalanmasını gerçekleştirmek için kullanılan elverişli araçlardan başka bir şey değildir. Fakat 2. Sykes Pico, sınırları yazılı haritalar üzerinde veya uluslararası düzenlemelerle değil, kanlı sınırlar empoze ederek, yapay kimlikler üreterek, devlet ve toplumları bölerek, demoğrafik boşaltma ve zorunlu göçler yaparak ve iç savaşlar çıkararak çizmektedir.

Büyük bir ihtimalle ortamın yeniden dizayn edilmesine en elverişli hale gelmesi için bölgede kaos, akışkanlık ve savaş durumu hâkim olacaktır. Çünkü bazı büyük Batılı devletler, şu anki durumun bu hedefleri gerçekleştirmek için altın bir fırsat sunduğunu düşünmektedir. Ayrıca mümkün olan en düşük maliyet ve çabayla Siyonist varlığın güvenliğini, devamını ve büyük çıkarlarını sağlamak için ideal bir durum teşkil etmeketdir. Bu bağlamda söz konusu devletler iki büyük ve tehlikeli misyon yüklenmektedirler: Tefrika ve kaos üretmek. Söz konusu devletler bu iki misyon arasında, iç savaşlar, idari bölünmeler ihdas etmekte, demografik tahliyeler, anlaşmalar ve uluslararası pazarlıklar yapmaktadırlar.

Bahsettiğimiz bu hususlar, stratejik ve politik düşünceyi ve şu andan itibaren kurulması gereken ittifaklar haritasının içinde göreceli olarak daha uzun vadeli politikalar inşa etmeyi temellendirecek bir düşünce havuzu meydana getirmek için Orta Doğu’da bir gelecek stratejisi başlatma ihtiyacının tipik bir örneğidir. İşte gerçekte stratejik bir düğüm oluşturan ve bu değişkenlerle açık akıl ve inandırıcı politikalarla etkileşime geçmeyi de içeren bölgeye ilgi meselesi, bu kural üzerine oturabilir. Söz konusu kural, kışkırtma merkezli değil, devleti daha geniş roller üstlenebilecek ve ayakları yere daha sağlam basmaya ehil hale getiren bütün anlama yol ve melekelerini, güç geliştirme, konum ve saygınlık inşa etme yeteneğini aktif hale getirme felsefesi üzerine kuruludur.

Bunun, bütün düşünme, planlama ve değişim enerjilerini en verimli şekilde değerledirecek bir çerçevede yapılması gerekir. Böyle bir çerçevenin içeriği, stratejik planlama, stratejik yönetim, kriz yönetimi ve fırsat yönetimi, potansiyel risk göstergelerinin, gerçek ve acil risklerin izlenmesi, güvenlik ve güç elde etme bakımından gelecek çalışmaları ve mevcut kaynakları etüt etme gibi işlemlerden oluşmaktadır.

Bütün bu enerjiler, Türkiye gibi bir devletin güç ve konumunu inşa etme idealini gerçekleştirecek şekilde fonksiyonlarını, rollerini ve misyonlarını yerine getirmede dayanışma içinde hareket edecektir. Sürekli mevcut konum ile ilgili durum değerlendirmeleri yapacak, politikalar üretecek, yol ve politika belirleyecek, stratejik raporlar ve gelecekteki muhtemel durumlar ile ilgili raporlar hazırlayacaktır. Aynı şekilde bu enerjiler, kronik kriz haritaları, mevcut krizler, üretilmiş krizler ve potansiyel krizleri tanıma ve tanımlamaya da tahsis edilir. Bu şekilde farklı boyutlaryla krizleri anlama çabası, bu krizlerdeki potansiyel tehlikeleri, yetenekleri geliştiren fırsatlara dönüştürme sanatını bulma aracına dönüşecektir. Bu, Müslüman ilim adamlarının etkin stratejik bir düşünceyi kuracak şekilde eğitilmesi ve profesyonelleşmesi gereken bir sanat ve bilim dalıdır.

Bölgedeki aktörlerin haritalarının ve aralarındaki çekişme ve rekabetin boyut ve şekillerinin belirlenmesi, mevcut ve gelecekteki ittifaklar haritasının çizimi için çok önemlidir. Çünkü ittifaklar haritası, Türkiye’ye seçenek ve rotalarını formüle etme, kendi kararlarını yapma olanağı sunacak en önemli baz bilgilerini oluşturmaktadır. Bu husus, aynı zamanda ittifak seçimi ile alakalıdır. Bu ittifaklardan önemli bir ders çıkarmamız gerekmektedir; çünkü bu ittifaklarda yeni düşmanlıklar yaratmadan yeni müttefikler kazanmak ve geçici ittifaklar ile yarı sabit ittifaklar arasını ayırmak icap eder. Ayrıca bir ittifaktan çıkmadan başka bir ittifaka dayanılmamalıdır. Bu konuda önemli olan şey, başkalarının bizim aleyhimizde ittifak etmesine karşı önlem almak, güç, konum elde etmek ve özgür bir şekilde karar verebilmek için ittifaklar kurmaktır.

Ayrıca, Türkiye projesinin daha geniş diğer projelerin arasında yer alması veya en azından Türkiye’nin konum ve rotası bakımından menfaatlerini gerçekleştiren bazı projelelerle koordineli olması için, bölgede rekabet halinde olan farklı projelerin haritalarını da bilmemiz gerekmektedir.

Keza uygun değişimi gerçekleştirmeye ve rotasını belirlemeye muktedir bir devlet kuracak şekilde içte ve dışta kamu politikaları paketinin iyi analiz edilip anlaşılması da zorunludur. Bu adımın, “Hareket alanı daraldığı zaman ruhsatlar dairesi genişletilir, fazla genişlediğinde ise eski alan darltılır” kuralına göre Türkiye’ye daha özgür hareket alanı sağlayacak şekilde zararları azaltma, fayda ve çıkarları azamileştirme, alternatifler dairesini genişletme çerçevesinde olmalıdır. Çünkü meşakkat ve kriz anlarında ruhsat dairesini genişletmek, normal zamanlarda kontrolsüz, gevşek ve akışkan ruhsat alanlarını daraltmak, çekişme ve rekabetlerin içiçe geçtiği, çıkarların çakıştığı ve olayların ve değişkenlerin akışkan olduğu bu bölgede önemli stratejiler arasında yer almaktadır.

Aynı şekilde, fiziksel ya da ahlaki güç unsurlarını kullanarak maksimize edilebilen her türlü gücü önceden elde etmek ve bunlara yatırım yapmak için Türkiye’nin yaşamsal hareket alanının haritalarının belirlenmesi ile ilgili konular da aynı derecede önemlidir. Bu, sadece siyasi kazanımlar olarak adlandırılan kazanımlar değil aynı zamanda kültürel ve medeniyetsel kazanımlar da sağlayacaktır. Diğer yandan da Türk devletini çevreleyen hasar ve risklerin haritalarının, ağırlıklarının belirlenmesi ve bunların devlet ve onun hareketi ile genel politikalar ve kazançlar üzerindeki doğrudan etkilerinin belirlenmesi gerekmektedir.

Bu bakımdan, maddi-manevi, sert-yumuşak güç unsurlarıyla ilgili olan bu ayrımı yapmak, devletin medeniyet alanında işlevini kurabilen, bütün tarihi birikimini değerlendiren bir dizi öğeye atıfta bulunmak anlamına gelir. Böyle bir durum Türk devletinin dünyadaki medeniyetsel ve kültürel işleviyle ilgili tüm korku ve endişe unsurlarını dağıtacaktır.

Bölgenin o kadar zayıf noktaları var ki bölgeye bakarken, “Bir zayıflık sistemi olarak Orta Doğu” kavramını tartışmak için geniş bir kapı açma temeline dayanan stratejik bir düşünceyi hak ediyor. Zira uzun zamandır “Ortadoğu” kavramı, çatışma durumunu ifade etmektedir. Bu bölge stratejik bir düğüm oluşturmaktadır. Jeo-stratejik olarak, birçok devlet orada kendi çıkarlarının peşinden koşmaktadır. Bölge çoklarının odak noktası ve birçok kavim ve milletin uğrak yeridir. Bundan dolayı Orta Doğu bir dizi kriz ve felaketten muzdarip görünmektedir. Bu yüzden, arıtık biz “felaket bilimi” diye bir bilim dalının temellendirmesini yapacak olduk. Nitekim bir bakıyorsun şurada bir felaket, ötede başka bir felaket, beride başka bir felaket… böylece falaketler birbirini takip eder durur olmuştur.

Ümmet kavramının kapsayıcılık ve güç manası taşıdığı zaman gerçek “Ümmet” “Orta Ümmet” olacağı; zaaf ve mustazaflık anlamı taşıdığında ise “Orta Doğu” veya “Doğu Meselesi” ve “Büyük Orta Doğu” olacağı konusunda bize neden ısrar edilmiş bilmiyoruz.

Ümmet kavramının kökeni, “el-Emm” dir, kast, amaç ve yön manasına gelmektedir. Dolayısıyla Ümmetin, amaç, kıble ve yön olması gerekir.

“Orta Ümmet” kavramı ile ilgili olmayan, kendisine “Büyük” vasfı ilave edilmiş “Orta Doğu” ifadesiyle ilgili olan yeni bir kavram öne çıktığı zaman bu, coğrafi anlamları ima eder. Diğer yandan da “Büyük” sıfatını veren devlet (ABD), stratejik bir düğüm olan bir bölgede kendi çıkarlarını, evrensel stratejilerini ve yaşama alanlarını belirleyen bir unsura işaret etmiştir. Ancak bu durum, ümmeti, amaç ve amaçlı insanlar olmaktan, hedef, gaye ve idealden uzaklaştırıp dışardakinin istediği gibi gördüğü ve tasavvur ettiği sessiz bir mekâna dönüştürmektedir. Adeta aktif ve özne olan insanın olmadığı veya toplayıcı ve kapsayıcı düşüncenin olmadığı boş bir alandır. Bu mandaki bir bölge, bölme ve parçalamanın, yeniden dizayn ve inşa etmenin, bölge ve toplum mühendisliğinin icra edildiği bir alandır.

Doğu ve Batı arasındaki ilişki durumunu farklı bir çerçeveden ele alıp incelemek, bu önemli bağlamda bilinci harekete geçirerek ve çalışma istek ve arzusunu kamçılar. Bu meyanda Avrupa ile Doğu arasındaki tarihsel ilişkiyi ele alan ve bu konuya değinen bir dizi kitap yayınlayan akademisyenler arasında seçkin bir konuma sahip olan Dr. George Korm’un bakışı önemlidir. 20 yıl önce yayınlanan, Arapça ve Fransızca’da birden fazla kez basılan “Arap Doğu’sunun Patlaması” ve 2003’te Arapçaya kazandırılan yeni kitabı “Doğu ve Batı: Efsanevi Çatlak” bunlar arasında yer almaktadır.

Bu teorik ilgi ve Doğu ile Batı arasındaki ilişkilerin oluşturduğu deneyimlerde araştırma isteği, “Amerikan hegemonyası”nın küresel düzeyde perçimlenmesi, uluslararası sistemde tek bir kutup haline gelmesi, ABD’nin “Doğu” kavramı dâhil olmak üzere birçok mesele ve problemin yeniden tanımladığı evrensel Amerika İmparatorluğundan kaynaklanmaktadır.

Her ne kadar “Korm” son kitabını Irak’ta savaş çanları çalmaya başladıktan sonra ve Bağdat’ın düşmesinden önce yayınladıysa da bu teorik ilgi, realist kanıtlama mantığına sahipti ve “…ABD hayalindeki Doğu’nun, bölgenin fiili gerçekliğinden ziyade siyasi idare, medyacılar, nüfuzlu akademisyenler ile irtibatlı” olduğunu kanıtlamakta hiçbir zorluk çekmemiştir. Amerika Birleşik Devletleri, “çıkarları ve gelecekteki siyasi manevraları için potansiyel alanı” göz önünde bulundurarak “kendi istediği Doğu’yu inşa etmektedir”.

 “Amerika’nın Soğuk Savaş’taki zaferi”ni bu görüşünü, güçlendirdi: “Fukuyama ve Tarihin Sonu”, Avrupa Rönesansı’nın Batı’sını Yahudi/Hıristiyan Batı’ya dönüştürdü. Amerika’nın Kompozit imgesi, Batılılı olması hasebiyle,  ırkçı ya da saldırgan devlet olarak yaftalanmasına izin verilmeyen İsrail devletidir. İsrail devleti Batıdandır ve yoldan çıkmış dünyaya rehberlik eden Batı’nın rolüne sahiptir.

Bu  zihinsel devrimede, Batı’nın laik tarihi ile dini tarihi uzlaştı, “öteki”, nefret edilen Müslüman oldu ve Batı, İslam’ı katı, dogmatik ve irrasyonel bir doktrin olarak gördü.

Tarihte, bu gibi gerçekleri kanıtlayan ya da anlamlarını derinleştiren haber, olay, deneyim ve işaretleri bulmak mümkündür.

Başarısız darbe bir dönüm noktası oluşturan açıklayıcı bir durumdur:

Başarısız Temmuz darbesi, Türkiye’nin stratejik rotası ve yollarını ortaya çıkaran bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu darbe, önceden değindiğimiz bu gri hipotezi yeniden dikkate almayı ifade etmiş ve birbiriyle çakışan ve çatışan ikilimlerden oluşurken, Ak Partinin gelmesiyle Yeni Türkiye’nin seçenek ve stratejileri ile ilgili bütüncül ve ahenkli bir vizyona kavuşan ve bu ikilemler arasında diyalektik bir vizyonun zaruretini vurgulamıştır. Türkiye hâlâ doğu ve batıya aynı anda yönelerek coğrafi verilere vurgu yapabilmekte, ilgi alanını genişletebilmekte, farklı krizlerle kuşatılan birçok alanda varlığını sürdürmektedir. Bu durum, sözkonusu krizlerin ortasında Türkiye’nin stratejik çıkarlarının yeniden formüle edilmesine, ilgi alanlarının genişlemesine ve bu alanlarda sürekli varlık göstermesine neden olmuştur.

Türkiyenin stratejisi ve politikaları, aktif ve etkili bir şekilde konum ve başarının inşa edilme olanaklarına işaret etmelidir. Bunun da İslam kimliğini ifade eden birçok konuyu benimseyen ve Türkiye’de değişim ve kalkınma projeleri bağlamında müsbet laikliği değerlendiren kapsamlı bir çerçevede olmasını sağlamalıdır. Bu adım aynı zamanda siyasi hayatı, bir yandan Cumhuriyet’i diğer yandan da Demokrasiyi koruyacak şekilde tekrar dizayn edilmelidir.

Sivil-asker ilişkilerinin, Türk stratejik çıkarlarının temel koruma işlevlerini yerine getiren güçlü bir Türk ordusunun varlığını inşa eden ve güçlendiren açık bir vizyon çerçevesinde yeniden formüle edilmesi zorunludur.. Bu misyon yerine getirilirken görevlerde profesyönellik ve iç siyasette tarafsızlık ilkesi çerçevesinde askerin enerji ve hareket kabiliyetinden etkin bir şekilde faydalanılmalıdır. Bütün bunlar, zorunlu olarak resmi, siyasi, sivil ve halk güçleri düzeyinde herkesin ordunun eski adeti olan darbe günlerine geri dönmesini engellemesi ve darbeler aracılığıyla politik hayata etki edecek bütün menfezlerin kapatması anlamına gelmektedir.

Başarısız darbe girişimindeki kapsamlı ders:

Türkiye’de başarısız darbe girişiminin ardından, bu girişim sırasında ve sonrasında gerçekleşen olayların analiz ve okumasını doğru bir şekilde yapmak önemlidir. Bu okuma, sözkonusu girişimden sonra durumun kapsamlı bir şekilde yönetilme sürecinin bütüncül bir vizyonunu oluşturan, farklı çalışma ve karar alanları arasında kesişen üç şey arasında ayrım yapmak zorundadır.

Bunlardan ilki: kriz yönetimi;

İkincisi: fırsat yönetimi;

Üçüncüsü ise, çatışma yönetimi ile ilgilidir.

Bunlar, siyasi yönetim ve davranış bilimleri ile ilgili temel kuralların stratejik bir farkındalığını yansıtan, birbirleri ile bağlantılı ve tamamlayıcı işlemler veya süreçlerdir.

Burada konu, Yeni Türkiye’nin sağlam bir formülasyonu ile alakalıdır. Darbe sonrası Türkiye, darbe öncesi Türkiye olmamalıdır. Bugünkü Türkiye, net bir vizyon ile geleceğin gerçeklerini şekillendirebilecek kapsamlı, bilinçli, öngörülü ve köklü bir değişim sürecinden geçiyor.

Kriz yönetimi, zihinlerde uzun süreli askeri darbe deneyimleri ile birlikte anılan Türkiye örneği çerçevesinde tahmin edilen ile beklenmeyeni bir araya getiren bu darbe durumu ile ilgilidir. Kriz, tıbbi anlamı itibariyle istisnai ve zorunluluk halini yönetme yeteneği gerektiren olağan dışı bir durumu ifade etmektedir. Böyle bir kriz yönetimi, temel ve acil konuları bırakıp, özellikle de sorunların ve toplum problemlerinin yönetimi açısından uzayabilecek meselelere, kontrol edilemeyen alanlara, zamana yayıbilecek ve kademeli olarak yönetilebilecek işlere yönelmez.

Kriz yönetimi ile çatışma yönetimi birbirine karıştırılır ise durum  son derece tehlike arz edecektir. Bu ikisinin içiçe geçmesi ve bazılarının fırsat olduğunu sanabileceği bazı husularla çakışması, sonuçları iyi hesaplanmamış kapsamlı değişimin birçok unsurlarını harekete geçirebilir.

Kriz yönetimini vurguladığımızda, mevzunun iki önemli boyut ile ilgili olduğu anlaşılır; söylem yönetimi, ifrat ve tefrite kaçmadan cezalandırma ve hesaba çekme yönetimi. Zaruret yönetimi, ilgili zaruri durumun kapsam ve zamanlaması ile sınırlı tutulur. Bu ise, toplumun kendi veri ve zaruretleri ile yönetimi anlamına gelmektedir.

Söylem yönetimi ise, darbe girişiminin tüm çeşitlerine ve uzantılarına karşı koyabilecek ve direnebilecek bir başarı olgusudur. Bu başarı, öncelikle darbeyi yapan kliğin “alt ve orta düzeydeki rütbelerden oluşan sınırlı bir grubun yaptığı” tanımlamasında somutlaşmıştır. Bu, sözkonusu girişimin engellenemez ve aşılamaz olmadığına dair herkese bir mesaj taşımıştır.

Aynı zamanda bu söylemde ordudan söz edilirken bu kurumun, Cumhuriyet ve Demokrasiyi koruma durumunu simgelediği, bir grubun yaptığı hareketin sınırlı bir isyan olduğu, ordunun devlet içinde önemli bir kurum olduğu ve temelde herhangi bir darbe hareketine karşı koyabilecek şekilde kökleşmiş olan demokrsiye karşı kurumsal bir çıkış olmadığı vugusu önemliydi.

Yine bu bağlamda, çeşitli siyasi güçlerin ve farklı partilerin genel, toparlayıcı ve birleştirici duruşlarının ön plana çıkması da önemli konular arasında yer almaktaydı. Bu güçler Erdoğan’ın politikalarını ve iktidarın bütün alanlarını ele geçirmesini eleştirmelerine rağmen cumhuriyet, demokrasi ve seçilmiş meşru siyasal iktidarı destekleyen açıklamarı net bir şekilde hemen yapmış ve siyasi süreci inkıtaya uğratacak veya gaspedecek her türlü darbe girişimini kınamıştır. Bütün bunlar, cumhuriyetin politik tutarlılık ve demokrasi savunması durumunu vurgulayan söylemdeki bu birleştiriciliğin ve toparlayıclığın ifadesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Söylem yönetimi ve halka sesleniş konusu, halkın darbeyi reddeden bir duruş sergilemesini ve darbeye karşı çıkmasını sağlayacak kitlesel enerjiyi harekete geçiren en önemli unsur olmuştur. Böyle bir duruş, darbeyi önlemede halkı sağlam bir üs haline getirmiştir. Farklı kesim ve düşüncelere mensup Türk topumunun bütün sınıf ve renklerinin, hatta ailelerin bütün fertlerinin sokağa çıkması, hiçbir darbenin hiçbir yöntemle aşamayacağı ve yüzleşemeyeceği sembolik bir durumu ifade etmektedir. Çünkü bu darbe girişimi, Türkiye’deki askeri darbelerin şeklinde yeni bir farklılık yaratmıştır. Zira meşru siyasi iktidarın çağrısına uyarak halk sokağa çıkmış ve toplumsal bir tavır sergilemiştir. Geniş çatışma girişimlerini halk kitleleri ile kuşatmış, darbeci güçlerin bulunduğu yerlere yığılmıştır. Darbeye karşı çıkanlar arasında bir nevi şiddet uygulayanlar olmuşsa da bu sınırlı kalmıştır. Bu kitleler aynı zamanda İstanbul uluslararası havaalanına toplanıp gerçek bir kuşatma yaparak darbecilerin tank ve zırhlı araçlarıyla geri çekilmelerini sağlamışlardır.

“Hesaba çekme ve cezalandırma yönetimi” diye ifade edebileceğimiz kriz yönetiminin ikinci aşamasında yapılması gereken en önemli şey, işi derin bir denge ve ince bir hesap ile götürmektir. Çünkü Paralel Yapı ile savaşmak ve köklerini kazımak iddiası ile ceza ve hesaplaşma alanlarının genişletilmesi, toplumsal alanlara yayılması, normal kamu görevlilerine kadar vardırılması, istisnai durum ve krizin yönetilmesi ile asla bağdaşmayan durumlardır. Yoksa geniş toplum kesimleri üzerinde olumsuz yan etkilerinin görülmesi mukadderdir. Bu durum ise hiç şüphesiz geniş ve ölçüsüz bir şekilde uygulandığı zaman tehlikeli bir hal alır. Zira toplumsal çekişmeler, ceza dairesinden daha çok çözüm dairesine yakındırlar. Hâlbuki darbeye karşı bir tutum alırken, toplum ilişkilerini ve sosyal ağlarını etkilemeden hasas ve doğru bir cerrahi müdahale ile kendi kapsam ve sınırları içinde kalmak gerekmektedir.

Fırsat yönetimi ise, vatan müdafaası, bayrağın yüceltilmesi ve demokrasinin korunmasını şiar edinen toparlayıcı bir durum çerçevesinde toplumsal birlik unsurlarını, milli birliğin sağlanması ve siyasi güçlerin asğari müştereklerde buluşmasını temin edecek her şeyden istifade etmekle sağlanır.

Bu geniş çaplı istifade, iktidar alanlarını ele geçirme ve otoriter bir devlete geçişi teşkil edecek her şeyden uzak bir güven dilinin tesisi ile politik seçeneklerin önünü açmakla mümkün olur. Bu durum, ihtilaf yönetimi, ortak payda yönetimi, çeşitlilik ve farklılık yönetimi sanatını mümkün kılmaktadır. İşte bu siyasi yatırımdır ki kriz yönetiminden çatışma yönetimi stratejilerine gerçek bir geçişi mümkün kılmaktadır.

Verileri ve gereklilikleriyle çatışma yönetimi, bu başarısız darbe girişiminin sınırları içinde takılıp kalmamalı, aksine yeni Türkiye ve geleceğin inşası için yeni alan ve vizyonlara geçişin sağlanması gerekmektedir.

Bu alanların en önemlisi, demokratik seçeneğin önünü açan, darbeleri önleyen ve muhtemel darbe girişimlerine karşı koyan ortamları sağlamaktır. Bu, aynı zamanda ince ve hassas bir terazi ile yapısal ve radikal değişikliklere izin veren politikalar anlamına gelir, ancak hiçbir şekilde ordunun kurumunu küçük düşürecek herhangi bir imada bulunmayacak şekilde gerçekleştirilmesi gerekir. Bu, aynı zamanda, orduların tarafsızlığını, siyasi alanlara girmeden profesyönel bir şekilde mesleklerini icra etmelerini, Yeni Türkiye’nin inşasının emniyet sibobu olan toplumsal enerjileri güçlendirmeyi mümkün kılar.

Yeni Türkiye modeli, demokrasiyi benimseyen, darbe ihtimalini mümkün kılan her şeye karşı çıkan, darbeye karşı koymada toplumsal ve siyasi uzlaşmayı sağlayan geniş toplumsal bir çerçeve içinde farklı güçlerin siyasi beraberliğini mümkün kılan çekişme ve rekabet yönetimi ile ilgili üçgeni tamamlar.

Bunlar, kriz yönetiminden fırsat ve çatışma yönetimi alanlarına geçme, ikisi arasında sınırları belirleme, her aşamanın amaçları arasında herhangi bir karışklık meydana gelmesini önleme stratejileri gibi içi içe geçmiş birbirini tamamlayan süreçlerdir. Bu durum, fırsat yönetimi, siyasi ve tolumsal çekişme ve rekabet yönetimi sürecine geçme dönemini zamansal olarak kısaltır. Böylece anayasal bir anlaşma çerçevesinde demokratik sürecin devamlılığını sağlayabilen Yeni Türkiye’nin inşası tamamlanmış olacaktır. Bu niteliklere sahip Yeni Türkiye ve başarısız darbe girişimi deneyiminden çok önemli dersler çıkarabiliriz.

Konsensüs yönetimi: Bu nedenle, bu darbenin başarısız kılınması, darbenin istisnai durumunun yönetimi ve gerçek bir karşı koyma için tüm enerjilerin harekete geçirilmesi stratejik ve hayati bir öneme sahipti. Rejim, bileşenleri, siyasi, sivil ve halk güçleriyle, bütün enerjileri kullanarak, kriz, fırsat ve çatışma yönetimini gerçekleştirecek uygun bir hareket çerçevesinde cumhuriyet ve demokrasiyi korumak amacıyla bu darbeye karşı koyabilmiştir.

Rejimin, uzlaşmanın ve darbeye karşı direnişin sonucu olan ve başarısızlıkla sonuçlanmasına katkıda bulunan birlik ve beraberliğin sürekliliğini teyit eden uzlaşma ve mutabakat yönetimi olarak adlandırabileceğimiz şeyi gerçekleştirmesi, çok önemli bir adımdı. Çünkü bu uyum ve dayanışmanın yönetmi, birliğe ulaşmak ve Türkiye’nin konumunu inşa etmek için mümkün olduğu kadar uzun süre korunması gereken temel konulardan biriydi. Özellikle yerel ve uluslararası olaylarla dalgalanan ve artık “Sıfır Problem” klasik söyleminin fayda etmediği ve daha fazla krizlerin ortaya çıktığı bir bölgede olduğumuz hakikati göz önüne alınırsa bunun doğruluğu daha net ortaya çıkar. Çünkü krizler kendilerini bölgeye dayatmış ve Türkiye’nin rasyonel hareketinin statü ve konum oluşturmada önemli olduğunu ve üç boyutlu bahsi geçen gri hipotezle ilgili verilerin asimilasyonunu doğrulamaktadır.

Uluslararası ve bölgesel statü politikalarından içte Sağlam Zeminin (Temkin) inşasına:

Bu konu, Türk deneyimindeki tarihi ve coğrafi kredi olan yer ve zamanın anlaşılması gereksinimlerinden statü inşa politikalarına, oradan da sağlam zemin inşasına geçiş etrafında odaklanmaktadır. Bunun başarılması, içerde gençlerin yetiştirilmesi, demokrasi kültürünün yerleştirilmesi, icma ve konsönsüsün sağlanması, sivil toplumun etkin hale getirilmesi, siyaset ve vakıf kurumlarının ihyası gibi rönesans ve diriliş kurallarına dayanan kompleks bir sağlam zemin inşası ve güçlenme anlamına gelmektedir.

Bu politika, Türk kalkınma deneyimi ve yaşam koşullarının gelişmesi ve Yeni Türkiye’de çeşitli zorlukların üstesinden gelme konusunda meyvelerini veren büyüme modelinde sağlanan sürdürülebilir ve etkin başarıyı garanti edecektir.

Bu bağlamda iki önemli şeyi göz önünde bulundurmanın gereğine vurgu yapmalıyiz:

Birincisi yerel; ikincisi ise bölgesel ve uluslararası düzeydedir.

Yerel olana gelince, Erdoğan liderliğindeki Türkiye yönetimi tarafından temsil edilen “karizmatik model” değerlendirilerek Türk deneyim ve modelinin sürekli başarı sağlaması için kurumlar, politikalar ve kararlar karizmasına dönüştürülmesi gerekmektedir.

Bölgesel ve uluslararası boyut ise, Türkiye’nin  kendisini izole etmesi ve yalnızlaşmasının mevcut politikalarda bir seçenek olamayacağı ve Türkiye modeline hala şüphe ile bakma, hatta bazı devletlerde olduğu gibi tehdit olarak görüp ona karşı tayyakkuz halinde olma gerçeği ile yüzleşip mücadele edilmesinin gerekliliği ile ilgilidir.

Bu da dışta prestij inşa etme ve içte zemini sağlamlaştırılma unsurlarına ait politikalarını oturtma, Türkiye deneyiminin üzerinde yükselmesi gereken iki kol olduğunu vurgulamaktadır. Tehlikeler, bunların meydana getireceği krizler, doğuracağı fırsatlar haritası ile yüzleşme çerçevesinde gerçek bir hareket stratejisi, kriz, çatışma ve ittifakların yönetimi; mutlaka önceden planlama, yatırım yapma ve yönetme kabiliyetine bağlıdır.

Bu ilk vizyon çerçevesinde, sözkonusu hayati konular ve stratejik yapıya sahip, önleyici ve uygulamalı politikalar takip etme ile ilgili meseleler, bir araştırma ekibi tarafından detaylandırılabilir. Böyle bir çalışma, mevcut realite ile birlikte geleceği de doğru okuyup projeler üretebilecek planlı ve sistematik bir yaklaşımı esas alacak bir kamu ve dış politika paketi çerçevesinde gerçekleştirilebilir.

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu